Emanet Cüzdan

Emanet Cüzdan
Furkan, ismi gibi anlam yüklü bir genç. Onun devrin gençliğinden farkı, Müslümanlığı cüzdanında bulunan kimliğinde bir satır olarak değil; kalbinde taşıdığı Allah âşkı ile İslam’ı kabullenip, şehadetini imanı ile yaşamasındandı. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı İslam’a göre tartan salih bir insandı.

Bir gün yolda tek başına yürürken yerde bir cüzdan buldu. Kimin kaybettiğini düşünerek sağa sola bakındı, çevre esnaf ve bakkallara sordu, cüzdan sahibinin kimliğine ulaşmak adına dahi olsa nefsini hoşnut etmemek adına hiç açmadı. İçinde ne var? diye merak bile etmedi. Koşar adımlarla mahalle karakolunun yolunu tuttu. En doğrusunun da bu olacağını düşünmüştü
Heyecanla karışık nefes nefese bir şekilde:
–Selamun aleyküm, bakar mısınız Memur Bey? Cüzdan buldum acaba kimin olduğunu öğrenebilir misiniz? Düşürmüş olmalı, dedi.
Polis aniden şaşkın şaşkın baktı ve dedi ki:
–İçine baktın mı? Kimin cüzdan?
–Hayır, bakmadım, dedi.
Hayret etti
–Allah Allah, hiç mi merak etmedin belki tanıdığın birinin dedi polis.
–Hayır, benim olmayan şeyin nesini merak edeyim Memur Bey? Üzerime emanet yükü düştü emanetin kime ait olduğunu siz bulabilirsiniz belki diye size geldim. Emaneti sahibine ulaştırmam lazım.
Polis;
–Oğlum adam sana cüzdanı emanet etmedi ki emanet diyorsun. Adam düşürmüş cüzdanı, içinde yüklü bir miktar para ve bir şirkete ait bir adres ve isim var. Bu devirde bu kadar parayı kim kime emanet eder aklını mı yitirdin.
–Bu paranın helallik payı çok yüksek, içinde trilyonda olsa tenezzül etmem. Neden mi? Allah tarafından o parayı ben buldum ve Allah tarafından adamı bulmam için para bana emanet edildi. Bu tesadüf değil tevafuktur, kaderdir. Emanete hıyanet edersem hırsız, emaneti yerine teslim edersem gönlüm rahat olur. Hem Memur Bey biz emanete hıyanet etmeyen bir Peygamber ümmetiyiz değil mi?
Polis “Allah Allah” deyip kafayı sağa sola sallamaya başladı “ne güzel, ne ince düşünce” dedi. “Emanet ha” dedi ve gülümsedi kendi kendine.
–Tamam delikanlı, cüzdandaki kişiyi arıyorum, numarası yazıyor karakola gelsin değil mi? dedi kafasını yukarı kaldırarak.
–Evet, gelsin ve emanetini alsın gönlüm huzura ve rahata ersin.
Adam çok geçmeden geldi. “Kim bulmuş” deyip Memur Beye sordu oda parmakla “Şurada oturarak su içen delikanlı” dedi. Adam Furkan’ın yanına gitti.
–Teşekkürler delikanlı, senin yaptığını kimse yapmaz dedi.
–Estağfurullah efendim, benim yaptığımı her Müslüman yapar. Çünkü emanete hıyanet etmemek, malı sahibine teslim etmek İslamiyet’in en vazgeçilmez kuralıdır.
–İsmin nedir delikanlı?
–Furkan efendim.
–Furkan evladım al şu parayı, cüzdanı buldun, zahmet ettin karakola getirdin, zamanını harcadın.
–Efendim bana bir iyilik mi yapmak istiyorsunuz? Eğer böyle bir şeyse aklınızdan geçen, size bir önerim var. Benim kendi kazancım olmayan o paraya ihtiyacım yok. Belli ki maddi durumunuz iyi, o parayı ihtiyacı olan fakir birine verin.
Adam teklifi kabul etti, zaten kendi de hayır işlerini seven, yardımsever biriydi ve Furkan’ı çok beğendi. Hali duruşu giyimi ile tam efendi bir çocuktu.
–Bir işin var mı Furkan?
–Yok, efendim arıyorum.
–O halde gel benim iş yerimde çalış, benim de bir elemana ihtiyacım vardı, demek ki senin nasibinmiş.
Furkan çok sevindi “Allah razı olsun” dedi. Ailesi maddi açıdan biraz sıkıntı içerisindeydi, üniversite biteli daha birkaç ay olmuştu, sınavlara hazırlanırken ailesine de yardım etmesi gerekiyordu.
Cüzdanın sahibine sınavlara hazırlandığını Üniversite mezunu olduğunu anlattı. Adam da “Sende benim gençliğim var” deyip elini Furkan’ın omzuna koydu.
Aradan bir yıl geçti. Furkan adamın verdiği işle ailesinin geçimine katkı sağladı ve Furkan’ın çalışması onlara iyi gelmiş maddi ve manevi açıdan nefes aldırmıştı.
Cüzdanın sahibi Halis Bey, hep uzaktan izledi Furkan’ı her şeyle denedi, sabrını ölçmek için bazen azarladı, bazen bir baba gibi davrandı.
Furkan namaz vakitleri gelince namazını hemen kılar, akşam otuz dakika fazla çalışırdı.
Halis Bey geç çıkmasının nedenini sordu.
–Efendim “işten kaytardı, namazı bahane etti” derler diye. Namazda harcadığım zamanları akşam telafi etmeye çalışıyorum, bu şekilde hem kazandığım paranın süresini tamamlıyor, hemde iş arkadaşlarımın hakkına girmemiş olmuyorum, dedi.
Halis Bey Furkan’dan bir kez daha insanlık dersini aldı. Muhabbetle, “Gönlün nasıl rahat ederse öyle yap, zira senin hamurun İslam ile yoğrulmuş” dedi.
Halis Bey Furkan’ı iyice tanımış, günlerce hayran hayran bir gencin namaza koşmasını, duruşunu edebini işine verdiği önemi uzaktan izlemişti. Bekâr bir kızı vardı Halis Bey’in, Furkan’a bir teklifte bulunacaktı, düşündü taşındı günlerce ama kızı ona layık biri değil diye her defasında söyleyecek oldu ama vaz geçti. Bir iki yıldır Furkan gibi bir damadının olmasını düşünüyordu sürekli Allah’a dua ediyor secdelerde huzur buluyordu. Kızı zengin yetiştiği için eğlence bar her türlü pislik hayatında mevcuttu. Halis Bey kızına ne yaptıysa kötü çevre ortamından kurtaramadı. Furkan gibi bir damadı olmasını duasıydı oysa. Biliyordu ki bir babanın kızına seçeceği damat, onun sonsuz mutluluğu ve dünya huzuru için gerekliydi. Her şeyden önemlisi Allahtan korkan biriydi, Allahtan korkan ve ona karşı sorumluluklarını bilen biri kızına Allah’ın emaneti olarak bakar her şekilde mutlu etmenin yolunu bulurdu. Furkan bu konuda kalbinden geçen kişiydi, ne var ki gül bülbüle yakışırdı. Muhabbeti gülün bülbül ile güzeldi.
Furkan sınavlarını kazanmış, Mühendis olarak devlet dairesinde görev almıştı. Artık işe devam edemeyeceğini bildirmek için Halis beyin yanına geldi ve elini öptü. Halis Bey oğlunu kaybediyordu sanki ağlaştılar, kucaklaştılar.
–Bir cüzdan, dedi Halis Bey.
– Anlamadım Halis Bey ne cüzdanı?
–İşte yıllar önce düşürdüğüm bu cüzdan, oğlum artık senindir. Hak ettin kazandın içini açmadan bu cüzdanı sakla, ne zaman öldüğümü duyarsan o zaman cüzdanı aç.
Furkan bir şey anlamadı, kabul etmemek için çaba gösterse de Halis Bey’in ısrarları neticesinde cüzdanı aldı.
Aradan üç yıl geçti. Furkan maddi sıkıntılarını aşmış piyasaya olan borçlarının tümünü ödemiş ve bir ev almıştı. Biraz daha biriktirip araba alacaktı aslında ama daha sonra düşününce bu fikirden vaz geçti. Araba parasını fakir öğrencilere burs olarak dağıttı. Ev gerekliydi ama araba gerekli değildi. Yürümeyi seviyordu, araç kullanmak pek işine gelmiyordu açıkçası.
Bir gün havanın güzel olduğu bir vakitte yürüyüşe çıktı. Yolda yürürken gözü yol üzerindeki bir bankta bulunan kıza takıldı. Nedeni kızın sesli bir şekilde ağlamasıydı. Kız Furkan’ı görünce apar topar kaçmaya başladı. Kaçarken çantasını bankta unuttu. Furkan çantasını unuttuğunu arkasından söylese de, nafile kız bir arabaya atlamış gözden kaybolmuştu.
Furkan ikinci cüzdan olayı yaşıyordu aslında, kendi kendine söylendi:
–Furkan bunda da vardır bir hayır, gönlünü rahat tut, diyerek yine karakolun yolunu tutmaya başladı.
Karakoldakiler çantanın içine bakıp sahibini aradılar. Kız, arkadaşları ile birlikte karakola girdi. Arkasından seslenen Furkan’ı da gördü. Yanındaki kız arkadaşları “Aaa ne kadar da yakışıklı bir çocuk” deyip yanına koştular “isminiz nedir” demeye, çeşitli sorular sorarak sarkıntılık etmeye başladılar. Furkan yüzlerine bile tenezzül edip bakmadı. Başını öne eğerek:
–Hanımefendi çantanızı unutmuştunuz seslendim duymadınız. Bende size ulaştırılması için karakola getirdim çantanızı, dedi.
Kız biraz sinirli, biraz şaşkın bir vaziyette:
–İçinde seni ve senin gibileri aylarca doyuracak miktarda para vardı, aklında noksanlık mı var? Alıp yeseydin ya niye getirdin buraya? Hiç mi merak etmedin de içine bakmadın çantanın? diyerek kahkaha ile gülmeye başladı.
Furkan gayet ciddi bir şekilde:
–Hayır, hiç içini açmadım ve bakmadım. Emaneti sahibine ulaştırmam lazım diye düşündüm ve buraya gelip size ulaşmalarını sağladım, beni ve benim gibileri doyurma meselesine gelince de, ben ve benim gibi Müslüman kişiler haram yemez ve haram ile doymazlar, dedi.
Kız şaşkınlık içerisinde:
–Ağızları açlıktan kokar ama kitap gibi konuşmayı da iyi bilir bu tipler, bunlara abdal mı denilir yok yok aptal denilir, diye gülerken Furkan’ın yüz ifadesine baktı ve irkildi gülmeyi kesti. Çok ciddi bakışı vardı. Kurşun gibi bir bakış deldi kalbini bir an nutku tutuldu ve yutkundu.
Çantayı alıp içinden para vermek istedi, Furkan almadı.
–Biz Peygamber Efendimiz ’in “Emanete hıyanetlik etmeyin” dediğini ruhumuza nakşettik emanette çıkar gözetmeyiz. Paranızı aldığınız yere geri koyun, dedi.
Diğer kız arkadaşları Furkan’ın etrafında dönüp durmaya devam ediyor, konuşulan konu ile ilgilenmiyorlardı bile. Telefon numaranızı alabilir miyim? Facebook hesap isminiz nedir? diye iletişimi sağlayacak bir yol bulmaya çalışıyorlar, Furkan’ın dış görünüşünü ile milyarlar verdikleri kürkler, timsah derisi çantalar gibi sosyete içinde hava atmayı planlamaktaydılar.
Kız Peygamber sözünü, emanet kelimesini ilk defa duydu sanki irkildi. Yıllardır babasının ve annesinin söyledikleri geldi aklına, demek ki şimdiye kadar duyduğu bu kelimeler tertemiz bir kalpten dökülünce kalbi titretebiliyordu; demek ki şimdiye kadar bir hazineyi kalbine kilitlemişti de karşısındaki bu genç söyleyince anahtar yerini bulmuş, kilit dönmüş ve kapak açılmıştı. Her şey nasıl da anlamsız geldi, durumuna dayanamadı sanki kalbi bir sele maruz kalmıştı da bu sel gözlerinden boşalıyordu, ağlamaya başladı. Peygamber ve Allah sevgisinden yoksun bir hayatı vardı çünkü. Hep içinde bulunduğu ortam yormuştu onu. Bir anda vicdanının ağırlığı altında duramadı ve bayıldı, hastaneye kaldırıldı.
Babası Halis Bey duyar duymaz koştu hastaneye, Furkan’ı da hastaneden çıkarken görünce
–Oğlum hayırdır ne işin var burada, dedi.
–Efendim bir kızı hastaneye bıraktım, bayılmıştı. dedi ve hastanenin kapısından çıktı. Halis Bey de aklı kızında acele acele merdivenlerden yukarı çıktı.
Kızını yatakta serum takılmış vaziyette görünce, baba yüreği gözyaşlarına hâkim olamadı. Gözümden bile sakındığım biricik kızım deyip ağlıyordu. Kızının bir şeyi yoktu neyse ki, sadece olay ve Furkan’dan duydukları manevi olarak çok etkilemişti. Başından geçeni noktasından virgülüne kadar babasına anlattı. Babası “nasıl biriydi” diye kızından anlatmasını istedi. Kızda anlatmaya başladı. Halis Bey kızının anlattıkları karşısında hiç tereddüt etmeden gülümsedi bıyık altından ve kızının yüzüne bakarak,
–Furkan o, Allah ondan razı olsun ki yine büyük bir ders verdi bize, diye mırıldandı,
–Kim baba, yoksa yıllardır anlattığın Furkan bu muydu yoksa? dedi kızı.
–Evet, kızım yıllardır sana anlatmaya çalıştığım Furkan oydu, seninle tanışması da unutulan bir çanta sayesinde oldu.
–Baba, ben dinimi öğrenmek varoluş sebebimi anlamak istiyorum, dedi Hülya.
Halis bey şaşırdı, bayılmanın etkisi zannetti ama kızına bakınca ciddi olduğunu anladı. Kızının bu ani kararı karşısında bir şey diyemedi, sonunda ettiği duaların kabul olduğunu düşündü. “Hülyam” dedi ve bağrına bastı kızını öyle bir ağladı ki sevinçle aktıkça aktı gözyaşları.
Arayış ikliminde Hülya; günlerce, haftalarca sayfalar dolusu kitap okumaya başladı. Vakitlerini kütüphane de geçiriyor, dinini araştırıyordu. Değişim başlamış lakin bir şey eksikti, tesettür. Fıkıh kitaplarından, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden gerçek tesettürü araştırıp heyecan ve âşkla öğrendi.
Bol bir kıyafet ve tesettürle babasının karşısına çıktı Hülya. Sokağa da utanç duymadan, acaba bana ne derler? diye düşünmeden inançla âşkla öyle bir çıktı ki yola, Hazreti Fatıma’nın(radıyallahu anha) günümüzdeki adımlarıydı adeta bu adımlar. Her gün çeşitli sohbetlere gidiyor, İslam üzerine araştırma ve öğrenme yolunda hızla ilerliyordu.
Yürürken Furkan’a rast geldi. Furkan şaşırmıştı.
–Siz, diyebildi.
Müslüman görünüşünden uzak Hülya gitmiş yerine İslam Hanımefendisi birisi gelmişti. Hülya da Furkan’ı gördüğüne hem şaşırmış hem mutlu olmuştu, çünkü bu değişim onun sayesinde başlamıştı, sürekli zihninde yer eden de Furkan’dı, çünkü Allah’a ulaştıran sevgi gerçek olan sevgiydi.
–Furkan Bey…şey… benimle evlenir misin? dedi.
–İsmimi nerden biliyorsunuz, bu ne cüret, dedi Furkan.
–Ben Halis TÜRKOĞLU’nun kızıyım. İsmim Hülya, sizin sözlerinden sonra beş aydır İslam’ı araştırdım, öğrenmeye çalıştım. Evleniniz yazıyor Hadis-i Şeriflerde. Evlenen kişi dininin yarısını kurtarır yazıyor. Hazreti Hatice(radıyallahu anha), Peygamber Efendimize talip olduğu gibi bende size talibim. Bunu nefsim için değil Allah şahidimdir dinim için istiyorum.
Furkan şaşırdı, hiç beklemediği ve bekleyemeyeceği bir cevaptı bu, bir şey diyemedi, utandı kızardı, dili tutuldu yutkundu. Ne diyeceğini bilemedi.
–Tamam, kelimesi aniden çıkıverdi dudaklarının arasından, biri zoraki söyletir gibi söyledi, içine bir ilham doğmuştu, o konuşmuyor. Dudakları onun yerine kendisi hareket ediyor hiç düşünmediği düşlemediği cevap aniden dudaklarının arasından Allah’ın dilemesiyle diline yansıyordu. Daha önce hiç böle bir şey düşünmemişti.
–Bu akşam istemeye gelelim o zaman sizi, Halis Beyi tanımasam sizin değiştiğinizi görmesem bunlar asla olmazdı, demesine bile kendisi şaşırdı, sözlerine devam etti:
–Sözleriniz beni çok etkiledi. Zira bu güne kadar evlilik düşünmedim. Aniden söylediniz, iradenizle geçmişe sünger çekmiş yeni bir sayfa açmış ve bu sayfada bana da yer vermişsiniz. Allah neyi nasip ederse o olur. Şimdi evinize gidin. Her şeyin bir usulü var. Bu dediklerinizi İslam’ı yeni öğrenmenize veriyorum. Çünkü İslam’ın her kaidesini yapmak istiyorsunuz, fazla harama düşmeden İslam’ı yeni öğrenen birinin elinden tutmak gerekiyor. Bana bir sorumluluk yüklemek istiyorsunuz değil mi?
–Evet, dedi Hülya ve utandı söylediği sözlerden.
Eve gitti heyecanla babasına anlattı her şeyi, babasının söylemek istediği şeyi, kızı kendi ağzıyla söylemişti Furkan’a. Yıllarca babasının anlata anlata bitiremediği Furkan’a bu kadar yakındı. Eski arkadaş çevresi Hülya’yı delirdi diyerek terk etmişlerdi. Tesettürle görünce alay ettiler. “Sofu olmuşsun hacı teyze, yaşlı kadınlara dönmüşsün” dediler.
Hülya aldırış etmemişti. Nihayet Furkan ve ailesi gelerek Hülya’yı istediler. Evlilik akdi dini bir şekilde gerçekleşti. Mutlu bir yola bir adım atıldı. Aradan iki yıl geçti. Bir çocukları olmuştu Hülya ve Furkan’ın, adını Esra Nur koydular. Halis Bey vaktini torunuyla geçiriyor onunla geçirdiği vakitlere doymuyordu. Küçük Esra dedesinin şaklabanlıklarına gülüyor, adeta torunu karşısında çocuklaşıyordu Halis Bey.
Furkan her akşam eve gelirken eşine bir adet kırmızı gül alıyor ve gülün içine bir Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif yapıştırıyordu. Eşine ezberlemesini söyleyerek “Eşime benim sözüm değil Allah ve Resulünün sözü yakışır. En güzel sevgi kelimeleri Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif yanında sönük kalır.” diyerek bir buse konduruyordu yanağına. Hülya eski hayatını hatırladıkça, sürekli gözyaşları içinde tövbe ediyordu secde de.
“Flörtsüz bir İslam evliliği ne güzelmiş Allah’ım, önceleri birini tanımadan olmaz derdim ama Furkan’ı ve İslam’ı tanıdıkça ne kadar yanlış düşündüğümü anladım, beni affet” diye secdelerde geçiriyordu gecelerini.
Allah ona en güzel hediyeleri vermişti çünkü Furkan ve Esra Nur, ikisi de bir birinden güzel ikisi de Allah’a ulaştıracak özellikte idi Hülya için.
Furkan’ı ile mutlu seneler geçiriyor. Her gün bir gül alıyor ve her gün bir Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif ezberliyordu. Eşinin ince düşünceleri onu her gün eşine ve evliliğine daha sıkı bağlarla bağlıyordu.
Bir süre sonra Halis Bey rahatsızlanarak kalp krizi geçirdi. Acil hastaneye kaldırılıp, tüm tetkikler yapılarak Halis Bey’i yoğun bakım ünitesine alıyorlar.
Bu durum herkesi fazlasıyla üzmüştü, Hülya bir yandan kızı kucağında, bir yandan kendisi perişan halde babası için çok üzüyor, onu üzdüğü ve hayırsız bir evlat olarak geçirdiği yılların azabını duyuyordu. Furkan yanlarından ayrılmıyor eşine destek olabilmek adına elinden geleni yapıyordu. Esra’nın yıpranmasına dayanamayan Furkan:
–Hülyam hadi bir tanem uyu artık hastane koltuklarında eziyet ediyorsun kendine. Hem bak kızımız anne deyip ağlayıp duruyor. Hem senin hem Esra’nın uyumaya ihtiyacı var. Uyuyun biraz, ben buradan ayrılmam, en ufak bir gelişmede de seni haberdar ederim.
–Tamam dedi Hülya ağlayarak. Kızının karnını doyurup refakatçi odasında uydular. Bir ara Halis Bey kendine geldi doktora rica etti Furkan’ı çağırın dedi.
Furkan, edep ve tevazuuyla gitti yanına, öptü babasını elini hasta yatağında.
–Halis baba iyi olacaksın canını sıkma Hülya ve Esra Nur da burada, hepimiz senin sağlıkla kapıdan çıkman için duacıyız, dedi
–Oğlum beni iyi dinle, artık vaktimin bittiğinin işaretlerini yaşıyorum. Furkan, dünyadan göç etme vakti geldi çattı oğlum. Kızım ve torunum sana emanet, bilirim sen emanete asla hıyanet etmezsin. Verdiğim cüzdanı da hala açmamış olduğuna da adım gibi eminim. Sen benim duamsın, vesilesi bir cüzdan oldu sadece. Seni tanıdığım ilk zamanlardan itibaren kızımı sana vermek istedim. Hülyayı sana layık görmediğim için de bir şey diyemedim. Ama hep istedim, hep dua ettim. Ben sizlere bu düşüncemi açamadan, kaderimizi en güzel şekilde yazan Yüce Rabbimiz, tıpkı bizim tanışmamıza vesile olan cüzdan olayı gibi birbirinizi bulmanızı ve görmenizi sağladı. Senin sayende kızım yaradılış sebebini anladı Kalbinde var olan Allah sevgisini ortaya çıkarttı. Bambaşka biri oldu; besmelesiz bir iş yapmaz, abdestsiz gezmez oldu. Artık sen benim oğlumsun, ölürsem beni sen yıka. Eşimi trafik kazasında kaybettiğimizden beri Hülya’mın üzerine gitmemeye onu incitmemeye çalıştım, senin de Allah için ona emanet hürmeti ile sarılacağına eminim. Torunuma da iyi bak.
Hıçkırıklar içinde kaldı Halis Bey, hızlı hızlı nefes alıp veriyor elini ve şahadet parmağını kaldırmış gülümsüyordu adeta.
–Baba baba, diyerek haykırdı Furkan.
–Doktor, doktor yok mu?
Ne yapsalar boştu, Halis Bey de ölümün alametleri çoktan belirmişti. Doktorlar da bir şey yapamadılar. Son sözü şehadet oldu. Gülümsüyordu, vasiyet ettiği üzere Furkan yıkadı Halis Beyi, ona son hizmetini kusursuz gerçekleştirmek adına tüm Sünnetlere hassas bir şekilde uyarak, sanki başının üzerinde bir kuş varmış da sert hareket ederse kaçacak gibi tüm hareketleri itina ve zarafetle gerçekleştiriyordu. Halis Bey öyle güzel kokuyordu ki, ölüsü mest etmişti Furkan’ı. O kadar zenginlik içerisinde haram bulaşmamıştı bedenine. Belli ki bu koku cennet kokusuna benziyordu. Dünya kokularından hiç biri ile ifade edemiyordu çünkü Furkan. İsyana hiç meyletmeden sessiz gözyaşları içerisinde yıkamış ve yine sessiz gözyaşları içerisinde defnettiler Halis Bey’i.
Aradan bir hafta geçmişti. Yıllardır heyecanla âşkla sakladığı cüzdanı açtı Furkan. “Ölünce aç” denilmişti çünkü ona, yıllardır yanımda taşıdı, lakin hiç açmadı vasiyetin de bir emanetti olduğunu kalbi ile tasdik ediyordu.
Baş kısımda Besmele yazan bir kâğıt vardı.
‘‘Bismillahirrahmanirrahim
Oğlum Furkan, günlerdir rüya görüyorum kızım Hülya ile evleneceksiniz ve çocuğunuz olacak. Bu rüyanın Şeytani değil rahmani olduğunu anladım. Bu cüzdanı ben ölünceye kadar açmaman da rüyamda bana gösterildi. Hazreti İbrahim’in(aleyhisselam) rüyasına benzer bir şey bu. Ben artık hakkın rahmetine kavuştum, bu dünyadaki imtihanım bitti ve elinde bu cüzdan var. İçinde vasiyetnamem bulunmaktadır. Tüm servetimi sana bırakmıyorum. Senin huzurunun parada değil Hülya da olacağını da biliyorum. Servetimi, nereye ne kadar vereceğini listeledim. Artan parayı da ihtiyaç sahiplerine dağıt. Ve adıma bir tane Kur’an Kursu yaptır. Fabrikanın da bir miktar hissesini ustabaşına hibe ederek onu ortak yap. Fabrikadan gelen kendi hisseni de Kur’an Kursuna her ay bağışla.
Senin paraya ihtiyacın olsaydı o cüzdanı açardın. Sen en değerli hazineye onun adının anıldığı yuvana kavuştun, Ahiret için var gücünle çalış oğlum.
Mülk Allah’ındır. Eğer ki ben ölmeden bu cüzdanı açsaydın. Emanete hıyanetlik etmiş olacaktın. Bir kere daha emanete hıyanetlik etmediğin için takdirimi kazandın. Kızıma torunuma iyi bak ve asla dürüstlükten ayrılma oğlum.
Ruhuma dua etmeyi ve Yasin-i Şerif okumayı da ihmal etmeyin. Allah’ın Selamı üzerine olsun baban Halis.’’
Okunulan bu mektupta ne yazıldıysa Hülya ile beraber Furkan aynısını yaptı. Afrika’dan Suriye’ye, Mısır’a, Arakan’a, Filistin’e, Doğu Türkistan’a ve Türkiye’deki ihtiyaç sahibi olan herkese yardım etti. Hayır, vakıflarına yardım bağışında bulundu, öğrencilere burs verdi. Emaneti yerine getirmek için Hülyası ile hizmet için çalıştı. Babası onlara parayı değil davayı miras bırakmıştı. İhtiyaç sahiplerine yardım ettikçe, yüreklerde ki iman ateşi zirveye çıkıyordu. En güzel mirası bırakmıştı onlara.
Emanete sahip çıkılması, bir cüzdanın yerine teslimi neticesinde Allah için bir evliliğin vuku bulması işte böyle gerçekleşti.
Dürüstlük ve emanete sahip çıkmak, insana paradan daha değerli şeyler kazandırır. Unutmayalım ki hayat dürüstlük ve doğruluk üzerine kurulmuştur. Eğer inanıyorsak ve inandığımız gibi yaşıyorsak flört olmadan, İslam odaklı ve Allah rızasını gözeterek sürdürürsek dünya âlemini, hayatta her işimiz düzgün bir çizgi üzerinde ilerler. ALLAH karşımıza hayırlı bir eş çıkarır. Üzerimize bir çamur bulaştı ise de tövbe ile bunu yıkamak yine bizim elimizdedir.
Flört bir bataklıktır, bu batağa düşmemek için ıssız ve kirli ormanlara girmeyin.

Yazan : Mustafa Kuş @mustfakus 


“Emanet Cüzdan” üzerine 3 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir